Ankara’da haftasonu ne yapsam ne yapsam diye kara kara düşünenlerdenseniz size güzel bir haberim var. Değişiklik yaparak Priştine‘ye gidebilirsiniz. Cumartesi sabahı uçağa atlayıp Pazar günü dönmek için güzel bir yer. Oha lan, bu kadar kısa ne yapacağız orada demeyin! İşte Priştine böyle bir yer :) Türkiye’nin ilçelerinden birisi gibi. O yüzden gözünüzde büyütmeden direk 0 hatta 0’ın altında bir beklentiyle gidin ki sonradan neden geldim ben buraya demeyin.

A photo posted by İbrahim Nergiz (@phyesix) on

Yukarıda da bahsettiğim gibi, küçük bir yer. Yazıyı yazarken nüfusuna bakayım dedim de yaklaşık olarak 200.000 kişi yaşıyormuş. Eee, doğal. Zaten havaalanından anlıyorsunuz. Havaalanına geldiğimde gözüm bir yerlerden ısırıyor bu tabelaları derken meğersem biz yapmışız havaalanını. İnternetten araştırdığım kadarıyla havaalanından şehir merkezine ulaşım “sadece taksi” ile yapılıyormuş. Sırt çantamla gittiğim için bagaj sırası beklemeden taksiye atlayayım dedim. Burada yapılacak iki şey var:

  • Ya herkes gittikten sonra taksiye gidip ölücülük yapacaksınız ki burada taksinin az olması ve ölücülük yapamama durumu var …
  • Ya da en önce siz giderek hazır bi’ sürü taksi de varken ölücülük yapacaksınız. Taksi çok ama topluca muhabbet eden amcalardan uzak durmak gerek. Topluca ölücülük yapmamaya izin vermeyebilirler.

Ben ikinci yöntemi seçtim. Açıkcası ilkinden de tırstım. Ölücülük yapayım derken havaalanında kalmayayım dedim :) Şehir merkezi yerine direk olarak Sultan I. Murat Türbesi‘ne doğru yol alayım dedim. 40 Euro fiyat biçtiler, en son 25 Euro’ya anlaştık. Aslında burada uçaktakilerle muhabbet edip şehir merkezine gidip oradan da dolmuşla geçmek vardı ki ben ettim siz etmeyin diye yazıyorum. Dediğim gibi yapın bence, pasaport sırası beklerken hemen bi’ muhabbet ardından ortak taksi. Sonra da nereye giderseniz gidin. Neyse … Taksideyken etrafı incelediğimde olabildiğine yeşillik gördüm. Düz bir arazi üzerine kurulmuş şehir. Neyse bi’ süre sonra geldik türbeye. Cüzdanımdan 100 Euro’yı çıkardığım anda adam kem küm etmeye başladı. Bozuğu yokmuş !.. Taksiye atladık başladık dolaşmaya, baya baya dolaştık ama, neyse benziklikçiye gittik ve paraları bozdurduk. 50 – 20 – 20 – 10 … Tekrardan beni bırakmaya geldiğinde eleman 30 Euro istedi. Her ne kadar çirkeflik yapmak istesem de adam dolaştırdım falan filan dedi ve kaptı 30 Euro‘yu. İçim çok acıdı :( Acıyor :(

Türbe’yi ziyaret ettiğimde bi’ teyze karşıladı. “Hoşlgediniz” dedi. Lan benim Türk olduğumu nereden anladı diye düşünürken sadece türklerin ziyaret ettiğini düşündüm ki öyleymiş :) Direk Türkçe konuştuk. Nereden geliyorsun muhabbetinden sonra Ankara olduğunu duyunca GATA’da ameliyat olmuş, orada bir asker bacağından mı vurmuş ne olmuş tam anlamadım (Türkçe konuştuk ama anlamıyorum orası ayrı :D) … Ankara’yı bilirim bilirim diyerekten gitti. Önce türbeye, sonrasında da müzeye girdim ve ismini hatırlamadığım, Sosyoloji okuyan genç bana rehberlik etti. Çay içer misin diye de sordu ki hangi müzede böyle bir ikram var!? Türkçesi çok iyiydi, kendi çabaları ile öğrenmiş meğersem. Oda oda gezerek her şeyi anlattı. Biliyorum abicim diyemedim. Açıkcası gezilecek de pek bir şey yok. Genel olarak maketler falan var. Öyle tarihi şeyler görmek zor. Aklımdan bu elemana para vermek gerek mi, ayıp mı olur diye düşünürken başka birileri ziyarete geldi ve basıp gitti. Ayıp mı oldu bilmiyorum. İşin raconu neydi acaba :/ Hele hele taksi krizinden sonra veremediğim için üzüldüm de.

Şehir merkezine (otogara) dolmuşlarla ulaşım varmış. Anayola çıktıktan sonra dolmuş bekliyorum. Ama yok öyle bir şey. Taaa ilerlerden bi’ adamın turuncu, eski bir arabaya bindiğini görünce acaba dedim ve haklı çıktım. Köy dolmuşu gibiydi. Gerçi etrafı incelediğimde lüks arabadan eser olmayıp mütevazi arabalardan anlaşılabilir bir şey. 0.5 Euro‘ya şehir merkezine gittim. Tabanlara kuvvet diyerekten başladım yürümeye. İnternette şehir içi taksi ile ulaşımın çok ucuz olduğu yazılmış ama şehir küçücük zaten, yürüyün azıcık. Şehirde gezilecek pek bir şey yok. Zaten görmüşsünüzdür. Heykeller, camiler ve iki tane müze. Sonrasında da aldığım notlar ve dikkat ettiğim şeyler şöyle:

  • Şehirdeki gençlerin hemen hemen hepsinde dizi yırtık kot vardı. Moda sanırım.
  • Etnoğrafya Müzesi‘ni gezerken hemen bi’ rehber geliyor anlatmaya başlıyor. Müzeye girişte ücret yok, çıkışta bağış yaparsan seviniriz diyor :) Burun kıvırma ihtimali de var tabi.
  • Türkiye’deki gibi ışıklarda cam silen çocuklar vardı. Tek tük dilenci vardı.
  • Adım başı telefoncuydu. Ama çok fazla. Mağazaları geçtim, sokakta tabla üzerine dizilmiş 3310’lar gördüm. Alacaktım, vazgeçtim.
  • Şehirde marka adına hiçbir şey göremedim. Burger King, Mc Donalds, Sturbucks zincirleri yok :) Her şey yereldi. Bu yüzden de fiyatlar çok güzeldi. 1-5 Euro’ya ayakkabılar satılıyordu. Ne alırsan 1 milyoncular oyş Euro‘cular vardı.
  • Genç nüfus fazlaydı. Çok fazla çocuk, çok.
  • Sokaklarda yol çalışmaları, doğru düzgün asfalt olmaması, kaldırımlara park edilen araçlar derken ciddi bir sıkıntı vardı bu konuda. Yüksek kaldırımlara araçları nasıl sokuyorlar, hiç acımıyorlar mı anlam veremedim ama araçlara çok para vermiyorlar sanırım diye düşündüm. Ya da tamiri mi ucuzdu?
  • Toplu taşıma araçları bakımsız gözüküyordu. İçleri nasıldı bilmiyorum ama dışarıdan bizim eski Ikaruslara benziyorlardı. Her an yolda kalacaklar gibi …
  • Bazı araçların direksiyonu sağdaydı. Bunu neden belirttim onu da bilmiyorum.
  • Şehirde deli gibi kahve içiliyordu. Bunu nereden mi anladım? Dönercide espresso makinesi vardı lan daha ne olsun. Evet, dönerciye gittim Akif.
  • Öğleden sonra gezmeye başlarsanız zaten akşama bitirmiş olacaksınız her yeri …
  • Havaalanında dikkat ettiğim diğer bir noktaysa; normalde tokalaşıp iki yanaktan öpüyoruz ya, burada üç hatta dört bile oluyor. Acaba sayıya göre bi’ anlamı mı var?
  • Şehirde çöp kutusu bulmak zor. Boş kutu kolamı atacak yer bulamadım, taşı taşı anlatamam.
  • Kosova’nın yerli Efes’i de Peja.
  • Bu arada sizi bilmiyorum ama offline harita kullanmak için Ulmon Pro kullanıyorum. Bu haritalarda sokaklarda neresi yokuş, neresi değil belirtilmesi lazım. Gece kaldığım yere dönerken yakın diye girdiğim yoksa yaklaşık 50-60 dere eğimi olan yokuştan çıktım ama nasıl çıktım !? Ara sokak olduğu için etraf sessiz, ışık yok, sanki birisi önümü kesecekmişçesine ne tırstım ama.
  • Trafiğe kapalı en ünlü caddesi Nene Teresa’da çilek satanları göreceksiniz. Neden çilek? Bilmiyorum.

A photo posted by İbrahim Nergiz (@phyesix) on

Aklımda başka bir şey yok. 1 günden fazla zaman ayırmaya gerek olmadığını düşünüyorum. Fiyatlar çok uygun. Mesela bu yemeği 4 Euro’ya yedim. Uygun fiyata alkol alabilir, karnınızı doyurabilirsiniz. Karın doyurmak derken de şöyle güzel bir yerde yemek yiyeyim dedim bulamadım :( Benden bu kadar. Bi’ sonraki geziye kadar eyyyvaaallahhhhhh…

Bonus: Gezilecek yer ve notlarım için: https://goo.gl/DIzzIw